Kürk Mantolu Madonna*
"Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim."
Maria Puder*
Sabahattin Ali’ye göre bir “büyük hikâye” olan Kürk Mantolu Madonna’yı okumaya başlamadan evvelki beklentim, doğrusunu söylemek gerekirse, sadece edebî bir romandı. Ancak hayata ve insana dair sunduğu düşündürücü ve nitelikli tespitleri, itinayla seçilmiş kelimeleri ve etkileyici cümleleriyle zihnimde deneme türünün derinlikli tadını da bıraktı.
Sabahattin Ali, bir insanın görüntüsündeki sığlığın yanıltıcı olabileceğini Raif Efendi karakteri ile başarılı bir şekilde gösterir. Raif Efendi görünüşte ne kadar sığ ve sıradansa ruhsal hayatında da o kadar içli ve sıra dışıdır. Bu hâliyle bir mesaj verir gibidir: Dışarıdan bakıldığında hiçbir niteliğe sahip olmadığını zannettiğiniz hatta hor görüp küçümsediğiniz insanlar da oldukça şaşırtıcı bir ruhsal derinliğe sahip olabilir.
Kürk Mantolu Madonna’daki ruhsal çözümlemeler, Dostoyevski kadar detaylı olmasa da derinlik, isabet ve anlatım yönünden benzer tada eriştirir. Gitgide daha çok yalnızlaşan günümüz insanının bu duygusunu önce tespit eder sonra irdeler:
“Berlin’de yalnızsınız değil mi?” dedi.
“Ne gibi?”
“Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhen yalnız… Nasıl söyleyeyim… Öyle bir haliniz var ki…”
“Anlıyorum, anlıyorum…Tamamen yalnızım… Ama Berlin’de değil… Bütün dünyada yalnızım… Küçükten beri…”
“Ben de yalnızım…” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım…” diye devam etti, “hasta bir köpek kadar yalnız…”
Kürk Mantolu Madonna, Raif Efendi'nin Maria Puder'i. Dışarıdan güçlü, sert ve kuralcı gözükse de içinde minicik bir kız çocuğu kadar çaresiz olan: "Bana bir kere gül ve ondan sonra git!"
"İlk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde, ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz."
Popüler kültürün düşünülmeden ezberlenmiş kodlarına, karikatürlere, karikatür olmasını arzu edeceğimiz ama ne yazık ki olmayan gerçek gaflara ziyadesiyle mâl olmuş bu hikâyenin, tiyatro sahnesine uğraması için yetmiş seneden fazla zaman geçmiş olması bile şaşırtıcıydı, aslına bakarsak... Türk edebiyatında kült statüsünde bulunan bir romanın tiyatro sahnesine çıkışının da kaçınılmaz olarak ses getirmesi bekleniyordu. Nitekim olumlu ve olumsuz sesleri bir arada getirdi oyun... Bir ihtimal, bu çok seslilik de kaçınılmazdı aslında; herkesin kalbine çok yakın bir yerde duruyordu Kürk Mantolu Madonna ve gücünü diyalogdan çok iç sesten alan bir romanın sahneye uyarlanmış haline temkinle yaklaşan çoktu...
İlk gösteriminden itibaren kapış kapış giden biletler, insanda gittikçe artan bir merak duygusu uyandırıyordu. Ocak ayında Uniq Hall'de izleme fırsatı bulduğum Kürk Mantolu Madonna gösterimi, kesinlikle harcanan zamana fazlasıyla değer. Kalitesini tartışmanın gereksiz olduğu böyle bir eserin, o üç saatlik zaman dilimi içerisinde gözlerinizin önünde hayat bulması muhteşem bir haz veriyor. Romanı okuyalı beş altı yıl olmasına karşın okurken bana hissettirdiklerini ve belki de daha fazlasını izleyerek yeniden yaşatıyor desem yalan olmaz.
Maria Puder ve Raif Efendi, bir kez daha kalbime dokunmuştu ve yine hüzün doluydum. Bunun ne kadarının oyunun temsilinden, ne kadarının onların benim içime yerleşmiş temsilinden kaynaklandığını, belki ancak ana hatları ile değerlendirmeye çalışabilirim. Kaynak metnine neredeyse bütünüyle sadık bir oyun, hikâyenin işlenmeyen, dışarıda bırakılan bir kısmı yok denecek denli az.
"Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?"
20:30'da başlayıp 23:30'da biten, tam üç saat süren oyunun en kusursuz kısmı -subjektif olarak baktığımda- oyunda Raif Efendi'nin gençliğini canlandıran Alper Saldıran'ın harikulade oyunculuğu idi. Üç saatlik zaman diliminde bir tek dil sürçmesi dahi yaşamadan oyunu sonlandırdı. Özellikle kitabını okuyanlar çok daha iyi bileceklerdir ki, fazlasıyla eski Türkçe kelimeler telaffuz edilmekte olduğundan oyuna gelirken acaba bu konuda bir dil sürçmesi yaşanır mı diye düşünmüştüm. Oyunun üç saat sürmesinin sebebi oyunun nakış gibi işlenmiş olmasıydı. Tek bir sahnede tüm kitabı sayfa sayfa okuyormuş hissini yaşıyorsunuz. Kitabın en can alıcı noktalarına; Raif Efendi ve Maria Puder'in en can alıcı cümlelerine, her fırsatta yer verilmiş. Ayrıca anlatıcı olan Serdar Badur'da çok iyi bir iş çıkardı. Memnun kalarak gözyaşları içerisinde ayrıldım oyundan.
“Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. İstemektir, bütün ruhunla vücudunla her şeyinle istemek. Aşk bu, mukavemet edilemez istemektir.”
Raif Efendi'nin yaşlılık dönemlerini ise Menderes Samancılar oynuyor. Hemen her izleyicin aklına takılan soru gençliğinde şivesiz olan Raif Efendi’nin yaşlandıkça neden şiveli hale geldiği... Ve güzeller güzeli Maria Puder; Tuba Ünsal'ın havai oyunculuğu ile birleşmiş. Hepimizin hayalinde daha ağırbaşlı bir Maria yaşattığı fikrindeyim, lakin karşılaştığımız tablo tam tersiydi. Düşündüğümde Sabahattin Ali'nin bu noktalara da değinmiş olduğunu ancak kitabın atmosferinden her şeyi siyah beyaz gördüğümüz izlenimine kapıldım. Dolayısıyla ilk andan yadırgasam da sonrasında Tuba Ünsal'ın Maria ile bütünleşmiş olduğunu, sırıtmadığını hissettim.
“Şimdi ben gidiyorum, fakat ne zaman çağırırsan gelirim…”
"Seni seviyorum... Deli gibi değil gayet aklı başında olarak seviyorum."
Oyun bütünüyle ele alındığında sahne kullanımı, dekorun pratikliği, kostümler, ışık tasarımı için de harikulade denilebilirdi. Benim tek takıldığım nokta Raif Efendi'yi bütün seyirciler hayranlıkla aşkla izlerken, gerçek hayatta bu tip insanlar karşılarına çıktıklarında; sessiz, pısırık ve mal muamelesi göstermeleri yahut böyle insanları görmemeleri, görmezden gelmeleri.
"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı; gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin..."
Sabahattin Ali, inişli çıkışlı tüm duyguları bir hikayeye sığdırırken hepimizin içerisine ayna tutuyordu... Belki de mutlu sonla biten hikayelerle uyutulan bizler, ilk kez bu kadar gerçek hissedebilmiş, hayatın yalnızlığı içerisinde sonunda bir ortak noktada bulabilmiştik kendimizi... Tüm popüler kültür aldatmacaları bir yana, bu denli gerçek olduğu için tutkuyla bağlıyız “Kürk Mantolu Madonna”ya. Hepimizin hayatında; Raif Efendi’ninki kadar yarım kalan hikayeler, Maria Puder’in ki kadar kendinden emin ama kararsız anlar var. Ne zaman bu kitabın adı geçse, sonsuz heyecan da tutku da bizim yarım kalan hikayelerimizden geliyor. Tuba Ünsal, Menderes Samancılar, Alper Saldıran, Sercan Badur, Lila Gürmen, Sacide Taşaner, Emrah Altıntoprak, Özge Özel, Basil Abdunnur, Oya Kaptanoğlu ve Kayhan Yıldızoğlu’dan oluşan usta kadrosu izlenmeye değer. Oyun şu sıralar Uniq Hall'de gösterimde!








Merhabalar,
YanıtlaSilSabahattin Ali‘nin 1943 yılında yayımladığı ”Kürk Mantolu Madonna” romanı, günümüzde en çok ilgi gören ve en çok satan kitaplar arasında yer alıyor. Roman; aşk, yalnızlık ve yabancılaşma temaları etrafında şekillenmektedir.
Edebiyatımızın en önemli romanları arasında gösterilen ”Kürk Mantolu Madonna” özellikle son yıllarda sosyal medyada çok popüler olmuştu. Pek çok kitapsever, bu romanı okumasa bile mutlaka romandan bir alıntıyı hatırlamaktadır.
Hem gözlem yeteneğine ve güçlü kalemine hem de başarılı ruh tahlillerine hayran olduğum Sabahattin Ali’nin ”Kürk Mantolu Madonna” romanından hafızamda en çok yer edinen alıntıları okumanız için sizinle de paylaşmayı istedim: http://www.ebrubektasoglu.com/yazi/kurk-mantolu-madonnadan-24-muhtesem-alinti/ Umuyorum ilgiyle okursunuz.
Keyifli okumalar dilerim,
edebiyatla ve sağlıkla kalın.