-bir nevi büyüklere masal.

“Kendimi bildim bileli canavarlara aşığım. Filmlerimde onları didik didik edip, nasıl çalıştıklarını, içlerinin nasıl göründüğünü, toplumsal hayatlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışırım.”   Guillermo del Toro


Bir masal. Her masalda olduğu gibi griliklere yer verilmeden çok kötü ve çok iyi olan karakterler vardı filmde. Tabii ki, tüm engellere ve kötülüklere göğüs geren bir aşk da. Öncelikle atmosfer ve müzikler harikulade. Film, gerçek dünyada değil de, küçük bir kızın maket oyuncak evinde çekilmiş gibi... Renkler, 1950'li yılların atmosferi, danslar, diyaloglar, sinematagrafi gerçekten ödülü hak ediyor.

Lakin şöyle bir durum var ki, ortamın masalsılığı, karakterlerin tepkilerinin tam anlamıyla siyah ve beyaz oluşu,  basit ve ayrıntısız tutulan bir senaryo ile birleştirilmiş. Dolayısıyla film bazı bölümlerde oldukça sığ kalmış. Bu durumda, ne baş karakterle, ne  kötülerle ne de yan karakterlerle kendimizi özdeşleştiremiyoruz. Ortada, abartılı tepkiler verip, masalsı bir hayat yaşayan bir avuç insan kalıyor. Ortam güzelliğinden, müziklerin lütfundan, sahnelerin akıcı oluşundan mütevellit yönetmenlik ve sinematografik/teknik açıdan başarılı olduğunu söyleyebilirim. Ancak on üç dalda Oscar adaylığını hak ediyor muydu yahut "en iyi film" miydi bu tartışılır. Ben hak etmediğini düşünenlerdenim. 


Oscar Akademi Ödülleri, 2015 sonrası bende adım adım hayal kırıklıkları yaratır oldu. Bu filmi evvel yıllarda Oscar almış filmler ile kıyaslıyorum ister istemez -en iyi film kategorisinde-. Geçen yıl La La Land'ın şişirilip Lion'un hakkının verilmemesi gibi birçok hayal kırıklığı ile karşı karşıya kalmış bulunuyoruz.  Oscar 2015, prodüksiyonu ve sunumu harikulade olmayan; ama aday gösterilen filmleri ile tam anlamıyla "akademi" kokan bir törendi. Sonrası ise tam bir siyaset ve United Colors of Benetton şovuna dönüştü. 2015 Oscar Ödül Töreninden sonra "Birdman, The Grand Budapest Hotel, Whiplash, Boyhood" gibi kaliteli filmlerin bir arada bulunduğu bir seçkiyi en iyi film kategorisinde bir arada göremedik. Yıldan yıla izleyiciye sunulan filmlerde bir gerileme mi var, sorusunu getiriyor bu durum akıllara. Ben ise sadece ince eleyip sıkı dokunmadığını düşünmekteyim. Söylenebilecek en doğru şey "Tüm toplumsal olaylara parmak basayım da bana Oscar versinler" anlayışının her bir yanı sardığı.


Filmi biraz da Oscar adaylığı dışında ele alacak olursak; bu filme kısaca farklıların (konuşma engelli bir kadın ve Amazon yaratığı, eşcinsel illüstratör), genel kabulün dışındaki zıt karakterlerin birbirleriyle olan/olmak zorunda olan naif ilişkisinin bir sunumu diyebiliriz. Guillermo del Toro cidden bir noktada çok başarılı; güçlü kadın karakterleri oluştururken bunu siyahi, engelli kadınlardan yaptığı gibi, protagonist koltuğuna onlarla birlikte eşcinsel orta yaşlı bir adam oturtmayjı da başarıyor. Ki bunu eşcinselliğini konunun merkezine oturtmadan yapabiliyor. Kötü karakter -Shannonise bugün dünya ile ilgili yanlış olan ne varsa hepsini içinde barındıran white supremacist, ırkçı, seksist, homofobik, ableist bir tip olarak karşımıza çıkıyor.

Dilsiz, rutin hayatlı temizlikçi kızımız; gay, ressam, kedili amca; kendi içinde prensipli, rus ajanı, bilim adamı ve klasik kötü adam oldukça yerinde ve mantıklı karakterler. Şahsen hiçbiri için buna da gerek yokmuş denilemiyor. Dönem de filme ekstra puan kazandırıyor bana kalırsa, müziklerden, TV görüntülerinden bol bol beslenmişler. Üstelik sınırlı bir alanda çekilen; bir apartman dairesi ve araştırma merkeziyle dönemi oldukça güzel yakalamışlar. Ayrıca diyaloglarda akılda kalıcı, güzel detaylar var. Mesela Jenkins'in çikolata fabrikasındaki yangın için "trajedi ve neşe bir arada" göndermesi. Tuvaletten önce ellerini yıkayıp, işi bitince ellerini yıkamayan Shannon'un, "bazıları girerken yıkar, bazıları çıkarken, iki kere yıkayanın karakteri zayıftır" muhabbeti. Spencer'ın, "kısa insanlar hep kaba, sanırım aşağıda oksijen az", "belden aşağısı düz görünse de bir erkeğe asla güvenme" gibi tespitleri... Anlamlı ve eğlenceliydi.

İzlediğim filmlerden Sally Hawkins'e -baş karakter- aşinayım. The Shape of Water'da üzerine düşen her şeyi yapmış olduğunu senaryoyu onun canlı tuttuğunu düşünüyorum. Özellikle otobüs sahnelerinde onunla birlikte siz de hayallere dalıyorsunuz. Dile getiremediklerini, aşkını ve öfkesini mimiklerinde, gözlerinde görebiliyorsunuz. Sessizliği bu kadar gürültülü bir şekilde yansıtmak zor bir şey bana kalırsa. Michael Shannon bildiğimiz beyaz amerikandı; önceki filmlerinden bana ne geçtiyse yine aynısını hissettim. Octavia Spencer'dan da farklı bir şey göremedim. Hatta geçen senenin Oscar adaylarından Hidden Figures'da NASA'da çalışan matematikçiydi. Burada da yine bir araştırma merkezinde temizlikçi. Bana sadece canlandırdığı karakterin mesleği değişmiş gibi geliyor. 

Filmin sıkıntıları masal yapısından ötürü karakterlerin derinleşmemesi. Örneğin, Shannon'ın oynadığı karakterin evi gösteriliyor, ailesi tanıtılıyor ama karakter derinleştirilmiyor. Haliyle epey yüzeysel, pek etkilemeyen, hızla unutulan bir kötü olup çıkıyor. 

Ortada heyecanlı olması gerektiğini düşündüğüm sahneler mevcut. Mesela Amazon yaratığının kaçırıldığı sahne; ne gerilimli ne de heyecanlı. Velhasıl soruşturma sahneleri de aynı şekilde. Stuhlbarg'ın karakteri Dimitri'nin ev içerisindeki sahneleri gerilimli olmalı ama değil. Romantizm de biraz havada kalmış sanki bunun nedeninin de her şeyin çok hızlı ilerliyor oluşuna bağlıyorum. Romantik olması için önce inandırıcı olmalı. Sally Hawkins'in daha görür görmez bu yaratığa âşık olması da, onu kaçırma planı yapması da, kaçırması da çok hızlı işleniyor. Bu yüzden inandırıcılık sağlanamıyor. Gerilimli sahneler germiyor, kötü adam umursanmıyor, romantizm başta inandırıcılıktan ve etkileyicilikten uzak... Yaratığın evden kaçıp sinemaya gitmesi ise oldukça kötü bir "sinema güzellemesi". 


Filmin en güzel noktası; tüm karakterlerin bir açıdan incomplete olması. Hep bir eksik yanlarının olduğunu hissediyor, düşünüyorlar. Michael Shannon'ın karakteri hak ettiği başarıya ulaşamadığını düşünüp hırsa kapılırken, Sally Hawkins, konuşamaması ve çocukken terk edilmiş olmasının yanında kendini ve hayatını eksik hissediyor. Spencer'ın canlandırdığı Zelda karakteri tüm film boyunca işe yaramaz kocasından şikayet ederken Jenkins ise hayatta yerini bulamadığına, yanlış zamanda doğduğuna inanıyor.

Bir ayrıntı da filmde pek çok sembolik imgelem bulunduğu. Yumurta zıtların birliğini ve yaşamı temsil eder. Ayrıca belirsizlikten veya tekli yapıdan çoklu yapıya geçişinde bir sembolüdür. Bu yüzden iki farklı türün yani Amazon yaratığı ve insanın ilk kez gerçek anlamda bir araya gelişi bildiğimiz haşlanmış yumurta sayesinde olur. Daha sonra gerçekleşen cinsel ilişki de dahil olmak üzere ikilinin bir arada olduğu anlarda suyun yeri büyüktür. Su, filmin bir diğer önemli sembolü. Burada temizlik, insanlığın yol açtığı savaş ve kan pisliklerinden arınma gibi anlamların yanı sıra cinsel ilişkiye de bir gönderme var gibi duruyor. Zira mastürbasyon rutininin de sürekli küvette gerçekleştiğini görüyoruz.



Filmin "en iyi film" kategorisinde ödül alışını kendi içimde anlamlandıramasam da, bu sene an itibari ile sinematografik açıdan izlediğim en iyi iki filmden biri olmuş durumda. O muhteşem 50s kokan renk paletini harika çekimler ile müthiş bir şekilde izleyiciye hissettirmeyi başarmışlar. Masalları, fantastik karakterleri pek seven Guillermo del Toro, The Shape of Water'ı da bir masal olarak, Beauty and The Beast'in ana temasını alıp kullanmış. Kısacası teknik açıdan ödüle layık bir film. 

Bir şey okuduktan/izledikten/dinledikten sonra "bu bana ne kattı" diye sorulması gerektiğini düşünürüm. Bu film sonunda da düşündüğümde: "Bir şey dikkatini çekiyorsa, peşine düş. Sana özel bir şeyler olabilir." cevabını buldum.

Yorumlar

Popüler Yayınlar