-gittikçe daha az evindesin.

"Sokağın köşesini dönüyordun, seni o zaman gördüm, yağmur yağıyor, üst baş sırılsıklam, saç baş perişan, olacağı bu tabii yersen o kadar yağmuru, ama olsun dedim içimden..."



Ormanlardan Hemen Önceki Gece (La nuit juste avant les forets) Fransız Çağdaş tiyatro yazarı Bernard Marie Koltes'in tek kişilik oyunu. Koltes, bu oyunu 1977 yılında yazmış. İniş çıkışlarla dolu depresif bir hayatı olan yazar, yalnızlıklarını, umutsuzluğunu ve hezeyanlarını eserlerinde dile getirmiş. Sıra dışı bir yaşam süren ve sıra dışı olarak bu dünyadan uzaklaşan Koltes'in bu sıra dışılığı, doğal olarak eserlerine de yansımış. Oyunlarında yalnızlık ve şiddet var. Kahramanları da sıra dışı ve çağımızın problemlerini, çağımızın yaşam koşullarını, insanların kalabalıklarda kaybolmalarını simgeliyor. Hayatı boyunca çalışmayı ve para kazanmayı reddetmiş. Ele aldığımız oyunun, adı belli olmayan kişisi de sisteme karşı başkaldırısını çalışmayarak ve doğal olarak para kazanamayarak gösteriyor. Buna rağmen her iki kişilik de yaşamlarını idame ettirebiliyor.


Milena, Franz Kafka için "Bizim korunabileceğimiz şeyler onda olmadığından hırpalanıyor böylesine. Giyinik insanların arasında çırılçıplak dolaşan biridir o." diyor. “Ormanlardan Hemen Önceki Gece” oyununun karakteri de işte böyle biri; giyinik insanların arasında çıplak dolaşan, yaşamın yabancısı. Bırakın hayata tutunma çabasını, sığınacak bir odası olsa, onu anlayacak aynı dili konuşacak bir arkadaş bulsa yeter.

"... bir de ne var biliyor musun bende, böyle bir yeri terk edeceğim zaman, başka bir yere gidiyorum ya, sanki terk ettiğim yer evimmiş gibi geliyor, o yüzden sonra kıçıma tekmeyi yeyince, yine gideceğim ya bir yerden bir yere, yine yabancı olacağım orada biliyorum, kaçarı yok, böyle sürüp gidiyor: gittikçe daha yabancısın anlayacağın, gittikçe daha az evindesin ..."

Kocaoğlu, "Ormanlardan Hemen Önceki Gece" ile ikiyüzlü sisteme karşı duran bir adamın soluksuz koşusunu sahneye taşıyor. Karşısındaki kaçıp gitmeden her şeyi anlatmak isteyen bir adam. Dinmeyen yağmurun altında, ulaşılamayan bir otel odasının arayışında. “Kıçına tekme yiyenler için evrensel bir sendika” olması gerektiği görüşünü savunuyor. Doğrudan izleyiciye hitap ederek, kimi yerde sert, kimi yerde çarpıcı, ama hep şiirsel bir anlatımla, bir aşk öyküsünü anlatıyor. Karşısındaki her kimse ona dönüp, domuzlarla, orospularla, köprü üstündeki kadınlarla, çocuklarla, generallerle dolu bir dünyanın, hâlâ “Seni seviyorum” demenin mümkün olduğu bir dünyanın gece masallarını anlatıyor. Adamı inandıracak kadar gerçekçi görünen aldatmaları, aldatmacaları aktarıyor.

Daha içeriye adım attığınız an anlıyorsunuz bambaşka bir oyun izleyeceğinizi. Çünkü Rıza Kocaoğlu sahnede; sahneye kurulmuş olan platformda, loş ışıkta yavaş yavaş hareket ediyor, sürünüyor, yürüyor, düşüyor... Birkaç metrekarelik bir alanda nasıl bütün dünya, gökyüzü, yeryüzü, yağmur, insan kapsanır; bir oyuncu nasıl hepsi birden olur; eti, kemiği, sesi, soluğu, kolu, bacağı nasıl yeter, yetişir? Kocaman bir hiçin içerisinde ancak bu kadar çok şey anlatılabilirdi. "Çok güçlü" dedim çıkarken. O sert, o bilindik, o kahredici metin nasıl da yağmur yağmur yağıyor insanın üzerine. Sırılsıklam ediveriyor.


Koltes’in yazdıkları trajik ve umutsuz tiyatro olarak algılansa da her şeye karşın, kardeşlik ve sevgi dolu bir insanlık ütopyasıyla umudunu yitirmediğini görmek mümkün. Kocaoğlu, karakterinin iç sarsıntılarını muazzam bir oyunculukla sahneye taşıyor. Oyun boyunca acaba bu adam, esenliğe kavuşacak mı, yoksa iniş çıkışlı hayatta -tıpkı sahne tasarımında olduğu gibi- hırpalanıp duracak mı dedirtiyor seyirciye. Şüphesiz oyunun en nefes kesici yeri "bir kadını gerçekten tanıyabilmek" temalı bölümdü. "Böyle bir performans mümkün mü?" dedirtiyor insana. Nefes kontrolünün bu kadarı. Sıradan bir oyuncunun oyunun yarısında baygınlık geçirebileceği bir tempo düşünün. Tek kelime ile büyüleyici.


Tokat gibi bir metin ile buluşan müthiş oyunculuk performansı harmanlanınca, oyun bittiğinde etkisinden çıkmak da zaman alıyor. Seyirciyi, kafa patlatmaya, düşünmeye, araştırmaya ve okumaya teşvik ediyor. “Bir metropol çığlığı” olarak adlandırabileceğimiz bu yapım, Edvard Munch'ın Çığlık'ının somutlaşmış bir görseli niteliğine bürünüyor. 

Birden fazla sembolü bir arada bulunduran "Ormanlardan Hemen Önceki Gece", Kocaoğlu'nun da yeteneği ile birleşince adeta sanatsal bir şölene dönüşüyor. Oyun şu aralar DasDas Sahne'de sergileniyor. Söylenebilecek tek söz, verilebilecek tek tavsiye: "Sakın kaçırmayın!".

Yorumlar

Popüler Yayınlar