-milyonlarca ödüllü fotoğrafın peş peşe akışı gibi.
"Ne derlerse desinler, biz kadınlar yalnızız."
İşe eğri oturup doğru konuşmakla başlayacağım; sosyal medyada fazla pohpohlanan bir film ile karşınızdayım. Açıkçası en iyi film ödülünü kesin alır diyemiyorum, hatta alamaz diye düşünüyorum. Lakin en iyi yönetmen ve sinematografi ödülünü kapacağı kesin. Film çok ince düşünülmüş, detaylarla bezeli, minnacık anlardan harika bir hikaye yaratıyor. Beni izlemeden evvel kapak fotoğrafı ile çekip aldı ve kapak fotoğrafı dahil filmdeki tüm kareler milyonlarca ödüllü fotoğrafın peş peşe akışı gibi...
Öncelikle; filmin adı İtalya-Roma'dan değil, Mexico City'deki İstanbul-Nişantaşı'nın muadili bir muhit olarak gösterebileceğimiz Roma'dan geliyor. Film, Meksika'nın siyasi olarak karışık olduğu 1970 yıllarında geçiyor. Bir ailenin hikayesine odaklanan Roma arka planda dönemin siyasi hayatını, sınıf farklılıklarını ve cinsiyet eşitsizliklerini de dile getiriyor. Ancak Roma'nın bu ara çok popüler bir iş olmasına ve yılın en iyi filmi kategorisinde aday gösterilmesine bakmayın; Roma bağımsız bir sinema örneği. Dolayısıyla herkesin seveceği/herkesin güzellik algısına hitap eden türde bir film değil. Sinema kültürüne sahip olmayan birinin anlamlandıramayacağı, ancak bu kategoride gösterilmeye layık bir film.
Film hep bir ikilem üzerinden ilerliyor; başta zengin-fakir ayrımı üzerinden şekilleneceğini düşündürüyor daha sonra ise kadın-erkek ilişkisine ve ilişkide içerisindeki bireylerin sorumluluklarına ayna tutuyor. Siyasi görüş üzerinden de ikilemler görüyoruz. Film boyunca hizmetçi Cleo'nun gözünden ailenin, Roma mahallesinin ve dönemin siyasi ve kültürel yaşamına tanıklık ediyoruz. İnanılmaz yalın bir dille, inanılmaz bir gerçekçilik yer alıyor. Annenin çocuklara boşanma kararını açıkladıktan sonra, bankın üzerinde mutsuz ve bitkin şekilde dondurma yedikleri sahnede arka planda evlenen çiftin aşırı mutlu olması, tebrikleri kabul etmeleri, dans etmeleri de iki ucu, iki ayrımı gösteriyor; gece ve gündüz gibi, siyah ve beyaz gibi iki keskin uç.
"Bu film ne anlatıyor?" şeklinde bir soru ile karşılaşıldığında verilebilecek en güzel cevap şudur: bu film anılarla bezeli bir filmdir. Hayır, sadece yönetmenin anılarından oluşan bir film değil; Roma, daha çok anımsamaktan bahsediyor. Tarkovski'nin anılarını gözlerimizin önüne serdiği Zerkalo(Ayna) filmi gibi, bu yıl festivallerde yer alan ve bir karakterin anılarına yolculuğunu gösteren Di qiu zui hou de ye wan(Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk) filmi gibi... Bir anımsama filmi bu; uzun planlar, yavaş pan hareketleri çevreyi yavaş yavaş tanıtan bir işlev görüyor.
Olaylar arasındaki geçişler de bir anlam taşıyor: mesela uzaydaki astronot görüntülerinden sonra Meksika'nın çamurlu yollarında yürüyenlerin görüntüsüne geçilebiliyor. İnsanın çizgisel olmayan, amacı olmayan yolculuğunu gösteriyor gibi bu enfes geçiş... Yani Cleo'nun evin içinde her gün aynı şekilde dönüp durması gibi dönüp duruyor tüm Meksikalılar, tüm sıradan insanlar. Aynı yoldan geçip duran bir geçit töreni gibi, amaçsızca dolanıp duran bir insanlık durumu çiziliyor. "yönetmen hiçbir şey anlatmamış" ya da "bu film bize ne anlatıyor" diyenlerin anlaması gereken de o olabilir. Film, bizi her gün aynı yerde dönüp durmaya programlayan yaşamı, kişisel ayrıntılarla anlatıyor. Yönetmen, ustalıklı bir biçimde zihnine ortak ediyor bizleri.
Film ayrıntılar üzerinden gelişiyor. Girişte gördüğümüz temizlik suyunun üzerindeki yansımalar kadar müthiş ayrıntılar bunlar. İnsanın farklı yansımalarına, farklı görünümlerine dair ayrıntılar topluyoruz Roma'dan; ev sahibesi beyaz kadının sert, çaresiz, vahşi fakat şefkatli görünümlerine; siyahi kadın Cleo'nun zavallı, güleç fakat güçlü ve umutlu görünümlerine dair iç içe geçmiş siyah-beyaz görünümler bunlar.
Cleo, evin hanımı, büyük babaanne ve çocuklar tarafından aileden biri gibi görünse de bazen ona karşı öyle bir davranış sergiliyorlar ki aradaki sınıf farkı zeytinyağı gibi üste çıkıyor, belirginleşiyor. Hatta Cleo'nun kaç yaşında olduğu gibi basit şeyleri bile bilmedikleri ortaya çıkıyor. Filmde sınıf farkına en net tanık olduğumuz sahne yangın sahnesi oluyor; yangın söndürülmeye çalışıldığı sırada üst sınıftan olanların her şeyi yukarıdan sakince izlemesi sınıf farkının etkileyici bir özetiydi. Aynı yerdeler, onlar da yangının içerisindeler lakin sadece yukarıda durup seyrediyorlar...
Filmde işlenen eşitsizliklerden biri de cinsiyet kavramı üzerine: Cleo, hayatını bu evin içerisinde geçirse de bir yandan tamamen kendine ait paralel bir hayat sürdürebilmek konusunda da istekli bir karakter. Nitekim tanıştığı Fermin karakteriyle yaşamaya başladığı ilişkinin sonunda erkeğin ortadan kaybolduğunu ve tüm yükün kadının omzuna bindiğini görüyoruz. Aynı şekilde ailede, ismi sık sık telaffuz edilse de varlığı fazlasıyla kısıtlı, bir görünüp bir kaybolan bir baba mevcut. Arabasını garaja sığdırmakta zorlandığı gibi kendi isteklerini de aile yaşantısına adapte etmekte zorlanıyor. Sürekli var olmayan seyahatlere gidip, ailesini yalnız bırakıyor, karısını yok sayıp aldatıyor. Farklı sosyal statüler içerisinde olsa dahi kadının karşı karşıya kaldığı zorluklar, hayatlarının bir yerde kesişimi ve çaresizlik dünden bugüne bazı şeylerin çok da fazla değişmediğini acı bir şekilde ortaya koyuyor.
Bir noktadan sonra annenin, aynı arabayı hasar vere vere garaja sokmaya çabalaması her şeyi eskisi gibi devam ettirebilmek adına giriştiği son çaba olarak okunabilir, nitekim Sofia, eşini hayatından çıkarmayı kabullenmesiyle birlikte hiçbir yere sığdırılamayan bu arabadan kurtulup daha küçük bir araba alarak verdiği kararın altını çiziyor.
Sürekli garajda dolanan ve hiç dışarıya çıkartılmayan köpek ve kafesteki kuşlar da bir metafor oluşturuyor. Antonio(baba) ve Fermin ne kadar özgürse, Sofia(anne) ve Cleo da o kadar tutsak; tıpkı evin hayvanları gibi...
Tüm bunları tam anlamıyla sindirebilmek ve üzerine yeterince düşünebilmek için bir kere izlemenin yeterli olmayacağını, sakin kafayla ve dikkatlice tekrardan izlemek gerektiğini düşünüyorum. Defalarca izlense de sıkmayan ve her defasında farklı bir detay yakalanabilen filmler arasında şimdiden yerini aldı Roma bana göre.
Hele ki bir plaj sahnesi var ki; Cleo'nun sandalyede çocuğu bırakıp koşmaya başlaması ile birlikte tek plan aksiyon başlıyor. Ta ki hepsinin birbirine sarıldığı sahneye dek aynı plan devam ediyor; nereden baksanız en az 3 dakika sürüyor bu ara. En küçüğünden en büyüğüne kadar oyuncular, tek planda. Dalgaları bile hissettirmeyi başarıyor Cuaron. Gerilimi oyuncular değil, olabildiğine sakin kamera akışı tek başına yaratıyor.
Ses tasarımı ise akıllara zarar, o kadar güzel katmanlanmış ki, dikkatli izleyen seyirci bir planda birden fazla sesi aynı anda duyabiliyor. Bir yanda şehir yaşamının gürültüsü bir yanda insanların konuşmaları diğer yanda ise arka planda çalan müzik veya müzikler... Diyalogları hiçbir şekilde engellemeyen ve arka plandaki varlığı ile filmi adeta doygunluğa oluşturan arka plandaki köpek sesleri, uçak sesleri, trompet sesleri... Bütünüyle düşünüldüğünde bizlerin bi'haber olduğu hayatların hikayesini aktarımı bakımından son derece başarılı.
Sona geldiğimizde, filmi ayakta tutan sinematografisine hayran kaldığımı söylemeliyim, ayrıca güçlü alt metinleri ve çarpma şiddeti yüksek metaforları kalbinize ve ruhunuza işliyor. Bir bebeği istememenin içsel sancılarının bir başka hayatı kurtarmakla -aslında kendi hayatını da- dinebildiği Roma’nın garajlara sığmayan arabaları ve ilişkilere sığmayan karakterleri sizi oldukça düşündürüyor...










Yorumlar
Yorum Gönder