Oscar goes to Rami Malek?*


Filmi izleyeli yirmi dört saatten fazla oldu; hala kafamın içerisinde Queen çalıyor, engel olamıyorum. "Show must go on" yükseliyor bir anda içimde, filme giriyor uzun süre etkisinden çıkamıyorum. 

24 Kasım 2018 Freddie Mercury'nin 27'inci ölüm yıl dönümüydü, filmi o gün izlemek beni bir kat daha heyecanlandırıyor, üzerimde ayrı bir etki uyandırıyordu. Daha girerken mükemmel bir müzik şenliği yaşayacağımın bilincindeydim. Ki öyle de oldu. Bu gösterimden sonra Queen severlerin şarkılara bir kez daha aşık olacağına, dinlemeyenlerin ise tutkuyla dinlemeye başlayacaklarına dair hiç şüphem yok. Üstelik bunca zaman insanların nasıl olur da Freddie Mercury gibi bir efsaneyi kaçırmış olabileceklerini aklım almıyor olsa da, film ile birlikte Queen'in eşsiz müziği ile tanışma fırsatı yakalayabileceklerini umuyorum.


Öncelikle grubun bu kadar kısıtlı zaman içerisinde bize armağan ettiği doyasıya şarkı, oldukça tatlı bir dille ve doğru hislerle anlatılmış. Şarkıların gelişleri, ilhamları, kimin hangi şarkı sözünü yazdığı, aralarındaki tartışmalar ve aynı zamanda iş birlikleri, nasıl aile oldukları, nelere göğüs gerdikleri bir bir kalbimize işleniyor filmde. 

Filmin açıklanmasıyla birlikte en çok merak edilen şeylerden biri de şarkılarda nasıl bir yöntem izleneceği olmuştu. Bohemian Rhapsody bu açıdan harika bir iş çıkarıyor. Filmde kullanılan şarkılar Freddie Mercury, Rami Malek ve sesinin Mercury’e benzemesi sayesinde ünlenmiş, Kanadalı rock solist Marc Martel’in performanslarının karıştırılması ile elde edilmiş. Yani tam olarak hiçbirinin sesi sayılmaz ama doğrusu kulağa  Mercury gibi geliyor.


Pek çok Queen severin filme dair keskin eleştirilerini okudum; konserde bazı şarkıların eksik söylendiğini, Freddie'nin bencil pisliğin teki gibi gösterildiğini, bazı şarkıların hikayesinin tam anlamıyla oturmadığını (...) dile getirenler olmuş. Bir yandan haklı olmakla birlikte, öncelikle bunun bir belgesel değil de film olduğunun kavranması gerektiğini düşünüyorum. 2 saat 13 dakikaya 45 yıl yaşamış bir adamın hayatı sığdırılmaya çalışılıyor ve bir kitle filmin inceliklerine bakmaktansa, sürekli bir eksik bulma arayışına giriyor. Bu kitlenin bırakın bu filmi, başka herhangi bir şeyden zevk alacaklarını pek düşünmüyorum. 

Filmin en çok eleştiri aldığı kısımlardan bir tanesi yaşanan bazı olayların kronolojik sırasının değiştirilmesi. Şunu belirtmek gerekir ki Bohemian Rhapsody, tamamen Queen grubunun yönlendirilmesiyle hayata geçmiş bir proje. Yani kronolojik olaylar bilinçli olarak filmi daha etkin kılmak için değiştirilmiş. Filmin bir belgesel değil, kurgusal bir sanat eseri olduğu düşünüldüğünde bu tercih üzerinden filme yüklenmek bana kalırsa çok anlamlı gelmiyor. Önemli olan filmi izledikten sonra filmi izleyen kişinin Queen’i ve Freddie Mercury’yi araştırarak onları daha iyi anlama isteği uyandırmak ki film bunu fazlasıyla başarıyor.


Freddie Mercury, o dönemde açığa çıkarmanın zor olduğu eşcinsel kimliğiyle ve AIDS’e yakalanıp ondan sonra da ısrarla şarkı üretmeye devam etmesiyle oldukça büyük malzemeye sahip bir isim. Belki bu tarafa yoğunlaşıp dramatik açıdan yoğun bir film elde edilebilirmiş fakat onun yerine Freddie Mercury’yi Freddie Mercury yapan ve bugün ölümünden onlarca yıl sonra bile tüm dünyada tanınmasını sağlayan müzikal dehası ön plana çıkarılmış.

Sadece rock müzik sevenlerin değil tüm müzik türlerine açık olanların, biyografi severlerin, dram izlemekten hoşlananların bu filmden mutsuz ayrılacağını kesinlikle düşünmüyorum. Filmde aşk, aile hayatı, cinsel kimlik arayışı, hayvan sevgisi, dostluk, iş ve o işi özümseme, hayal kırıklıkları, yalnızlık, haksızlıklar, eşitsizlikler, hastalıklar... İyi veya kötü... Her şey yerli yerinde ve dolu dolu işleniyor.


Bohemian Rhapsody kadrosu açıklandığında, filmin başrolü yıllar boyunca büyük tartışma konusu olmuş ve uzun süre Sacha Baron Cohen adı öne çıkmıştı. Daha sonra yaşanan anlaşmazlıklardan mütevellit Rami Malek'in başrol oynayacağı söylendi. Mercury'yi Malek'in canlandıracağını duyanlar yapımı büyük bir eleştiri yağmuruna tuttular. Oysa ki beni filme en çok çeken unsurlardan biri başrol seçimiydi. Malek'in kusursuz oynayacağına dair hiçbir endişem yoktu. Kısa saçlı, bıyıklı halini filmin öngösterimlerinde gördüğümde "daha iyisi olamazmış" dediğimi hatırlıyorum. 

Sonuca geldiğimizde Rami Malek hakkında söyleyebileceğimiz tek şey dök-tür-müş olduğu. Mercury'yi jest ve mimiklerine, konuşma tarzına dek birebir yansıtmış. Öyle ki bir noktadan sonra Rami Malek'i Freddie Mercury rolünde izlediğinizi değil de, Freddie Mercury'nin bizzat kendisini izlediğinizi düşünüyorsunuz. Bu performansıyla kesinlikle Oscar'a aday gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.


Rami  Malek’in öne çıkan performansı bir yana, geri kalan oyuncu kadrosu da oldukça başarılı. Brian May (Gwilym Lee), Roger Taylor (Ben Hardy), Mary (Lucy Boynton) ve John Deacon(Joseph Mazzello)  daha ilk sahneden itibaren inandırıcılık konusunda hiç sorun yaşatmıyor, Queen üyelerine olan benzerlikleriyle ağzınızı açık bıraktırıyorlar. Özellikle Live Aid konserinde  grup üyelerinin ilk şarkıdaki tutukluk ve endişelerine rağmen Freddie’ye sonsuz güvenlerini ve gitgide artan coşkuyla, seyirciden aldıkları geri dönüşle yüzlerindeki mutluluk ve gururu çok iyi yansıtarak sahnenin coşkusunu  tamamlıyorlar. Bohemian Rhapsody’nin kostüm, makyaj ve dönemi yansıtmaktaki başarısı da takdire şayan. Freddie Mercury’in tüm dünyanın tanıdığı kostümleri, havalı güneş gözlükleri ve onları taşımaktaki edası neredeyse her sahnede biz hayranlarını  gülümsetmeyi başarıyor.

Üzerinde durmadan yazıyı bitiremeyeceğim bir konu daha var ki o da; Live Aid. Zaten bu sahne filmin kalbi. Öncesinde filme de adını veren Bohemian Rhapsody‘nin ortaya çıkışı zaten kusursuz ve oldukça eğlenceli bir biçimde işlenmişti. Sonrasında gösterilen konser sahneleri de oldukça tatmin edici. Ancak Live Aid! Gerçekten olağanüstü ve sınır tanımaz olmuş. Filmi izlerken bu sahnelerde "keşke orada olabilseymişim" den başka bir şey düşünemiyorsunuz. Film bittikten sonraki en büyük isteğiniz Live Aid  konserini açıp tekrar ve tekrar izlemek oluyor.


O statta  milyonlarla birlikte Queen dinleyip, müziğin verdiği coşkuyu iliklerinizde hissederken  gerçek Freddie Mercury’i  görüyor, onu anlıyorsunuz. Gözleriniz o nedenle doluyor, tüyleriniz ürperiyor. Onun dünyaya gelme amacını gerçekleştirdiğine, hayata karşı kazandığı muhteşem zafere Malek’in gözlerinde tanıklık ederken hem dünyaya hem kalbinize bıraktığı ize bir kez daha minnettar oluyorsunuz. Ve bir kez daha anlıyorsunuz ki Queen dünyanın başına gelmiş en güzel şeylerden biriymiş ve biz ne yazık ki o yılları teğet geçmişiz...


Yorumlar

Popüler Yayınlar