-her izleyen ağladı da, külahtaki dondurmayı görebildi mi?


Belki de uzun zaman sonra yazmakta en zorlandığım yazıdır bu. Bunun nedeni her anı aşırı derecede duygu yüklü bir film oluşundan mı kaynaklanıyor, konunun 'Müslüm Baba' oluşundan mı yoksa beni derinden etkileyen 'baba' unsurundan mı; karar veremiyorum. Yazarken içim titreyiveriyor, zorlanıyorum. Aynı, film bittiğinde yerimden kalkmakta ve gerçek hayata dönmekte zorlandığım gibi...

Filmi baştan aşağıya etkileyen bir 'baba' söz konusu; beni de derinden etkileyen bir 'baba'. Bu baba aslında çok tanıdık, belki karşılaştığımız, günün birinde karşılaşabileceğimiz hatta belki de burnumuzun dibinde olan bir 'baba'. -Müslüm'ün babası rolünü canlandıran Turgut Tunçalp'ten bahsediyorum 'baba' derken.- Bir baba düşünün ki ailesindeki tüm bireylerin hayatına mal oluyor. Her birinin hayatında yarattığı etkiler tüm gerçekçiliği ile gözler önüne seriliyor filmde. Burada ebeveynlerimizin hayatlarımızda ne denli önemli roller oynadığına bir vurgu var aslında. 8 yaşında da 35 yaşında da olsak üzerimizde kurdukları hegemonyadan, travmalardan kurtulamayabileceğimizi, yaptıkları yanlışlarla hayatımız boyunca çıkamayacağımız bir psikolojik bunalıma sebep olabileceklerini, belki de bu yüzden bazı konularda hep çocuk kalacağımızı, korkarak yaşayacağımızı hatta ölümümüze bile sebep olabileceklerinin altını çiziyor film. 

Müslüm, bir baba kurbanı; aynı annesinin ve kardeşlerinin de olduğu gibi. Aralarından sağ çıkan tek kişi Müslüm oluyor ne yazık ki. O da her geçen gün travmalarla, derin acılarla yüzleşiyor; babası gibi biri olmaktan kaçtıkça bazı anlarında ona daha çok yaklaşıyor. Belki de bu yüzden hiç çocuğu olmuyor, hiç babalığı tatmıyor; o seslendiği kitlenin babası olmayı tercih ediyor.


Film iyi/kötü birçok eleştiri aldı tabii, bunlardan biri gözüme ilişiverdi benim de: "düşünün ki bir insanın çocukluğu aile içi şiddetle dolu. korkuyor, acı çekiyor. yetmezmiş gibi bu aile içi şiddet çok acı, çok travmatik bir olaya neden oluyor. peki yıllar geçtiğinde, bu insan bir yetişkin olduğunda babasının annesine, kardeşine ve kendine yaptığı şeyleri neden sevdiği kadına yapar?" şeklinde bir yorum bu. Buna verilebilecek en güzel cevabın "çünkü nefret ettiğine dönüşür insan, ne kadar kaçarsa bir şeyden o kadar yanında taşır" şeklinde olabileceği kanaatindeyim. Burada çok trajik psikolojik travmalar mevcutken, bu kadar sığ bir yorum yapılmamalı diye düşünüyorum. İzleyici belki ağlamış ama anlamamış diye düşünüyorum. Ağlamış ama o külahtaki dondurmayı görememiş, çarşafların kokusunu içerisine çekememiş, kanlı rakının acısını genzinde hissetmemiş. Elbette ki rasyonel bakış açısıyla bakıldığında asla yapılmaması gereken bir yanlışı var Müslüm'ün. -kimin yok ki?- Savunulacak hiçbir tarafı yok, savunmuyorum da. Sadece derinine inmeye çalışıyor, sığ kalmamaya çalışıyorum. Etrafımızda onun gibi milyonlarca insan var; yaşadığı travmalardan ötürü birtakım yanlışlar yapan, önemli olanın bunların farkına varmak ve düzeltmek için elinden ne geliyorsa yapmak olduğunu düşünüyorum.


Filme geri dönecek olursak; filmin atmosferi de yaşanılan dönemlerin ince ince dokunması da karakterleri taşıyabilecek oyuncuların seçimi de muhteşem! Hikaye, ailenin yoksulluk yüzünden Urfa-Halfeti'den Adana'ya göç etmesiyle başlıyor. Müslüm'ün gençlik hallerine tanık oluyoruz burada. Şahin Kendirci hayat veriyor gençlik/çocukluk yıllarına; tek kelimeyle bayıldığımı söyleyebilirim. Duyguları incelikle izleyiciye yansıttığını ve gelecekte çok iyi yerlere geleceğini düşünüyorum.


Ve tabii ki Müslüm karakteriyle karşımıza çıkan Timuçin Esen... Bu nasıl bir oyunculuk? Evet, çok önemli bir oyuncu koçuyla çalıştığını, hatta o koçun “Film bittikten sonra bir süre kendine gelemez, üstüne gitmeyin” dediğini biliyorum. Gerçekten de uzun bir süre kendini Müslüm zannedeceğini, çarpık yürüyeceğini falan düşünüyorum. Oyunculuğuna zaten laf söylenemeyeceğini düşündüğüm Timuçin Esen, ayırt edilemeyecek bir bütünlükle hayat vermiş karakterine. Bütün 'en iyi erkek oyuncu' ödüllerini toplamasını bekliyorum bu rolü ile.

Filme gerçekten büyük emek verilmiş. Bir Gülhane Konseri sahnesi var ki, helal olsun dedirtiyor. Genç, eğitimsiz ve erkek kitlenin sevgisinin ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne seriyor. Müslüm de burada, kendini bıçaklayan adama merhamet eden adam, olarak karşımıza çıkıyor. Olaya hiçbirimizin başaramayacağı bir hoşgörüyle yaklaşması beni şok ediyor, tüylerimi ürpertiyor.


Peki ya aşk? Müslüm'ün yıllar boyu sevmekten vazgeçmediği ilk aşkı; Muhterem Nur. Bu karaktere Zerrin Tekindor hayat veriyor, oyunculuğu üzerine yorum yapma terbiyesizliğinde bulunmak istemiyorum, tahmin edersiniz ki her zaman ki gibi hakkıyla oynuyor. Ağlatacak, iç sızlatacak diyaloglara tanık oluyoruz onların aşkı ile birlikte, yeri geldiğinde acıyı yeri geldiğinde sıcaklığı hissediyoruz. Sahneleri hiç bitmesin istiyoruz.


Filmi izlemeden evvel beni çeken en büyük unsur bir Müslüm Gürses biyografisi olması dışında, vizyona girecek bu filmin altında Hakan Günday'ın imzasının oluşuydu. Projeyi ilk duyduğumda Hakan Günday'a olan güvenimden iyi bir şey izleyeceğimi düşünüyordum ve film beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aksine beklentimin de üzerindeydi. Sadece içimden şöyle bir ses yükseldi: "Arabesk diye alt sınıfa indirgenen Müslüm Gürses, ne olduysa birden popülarizm içerisinde buluverdi kendini, siz de fark ettiniz mi? Film bu ülke için bu kadar önemli bir sanatçıyı öyle güzel anlatmış ki, ona burun kıvıranlar bile koşarak salonlara akın etti..."

Yorumlar

Popüler Yayınlar