-istanbul tasarım bienali, diğer bir deyişle postkapitalist dünyanın kuklası.


Bu yıl dördüncüsü düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali kapsamında İstanbul'un pek çok yerine açılan platformlar 22 Eylül itibariyle halka açıldı. Bu yılın teması 'Okullar Okulu' olarak belirlenmiş. Okullar Okulu, tasarımın, bilginin ve küresel bağlantılılık hâlinin günümüz İstanbul'unda ve ötesinde oynadığı rol üzerine düşünebilmek için çeşitli eğitim stratejilerini kullanan, sınayan ve gözden geçiren, çok platformlu bir bienal olarak tasarlanmış. 

Okullar Okulu'nun temaları: Ölçüler ve Haritalar, Zaman ve Dikkat, Akdeniz ve Göç, Felaketler ve Depremler, Yiyecekler ve Gelenekler, Örüntü ve Ritim, Para ve Sermaye ve Parçalar ve Cepler.


Dört senedir bienali takip eden biri olarak bu seneki tasarım bienalinin tamamen şekil değiştirdiğini düşünüyorum. Üstelik şunu da belirtmeliyim ki sıfır zevk alarak gezdiğim bir sergi oldu. Gidemiyorum diye üzülen arkadaşlar boşuna üzülmesinler. Hiçbir şey kaçırmadılar; aksine boşa geçen saatlerden ve bir yığın yorgunluk hissinden kurtuldular.


Sanat ekonomisinin, finans kapital ekonomisini çok yakından takip ettiği bilinir. Sanat eseri fiyatı, hisse senedi fiyatıyla yarış içerisinde gider. Bahsettiğimiz sanat, tabi ki doğu bloğunun yıkılmasından sonra ortaya çıkan ve ardından hızlı bir sıçrama yapan sanat; yani çağdaş sanat. Çağdaş sanat anlaşılmazlığı ve sıkıcılığı erdeme dönüştürürken bir yandan özgürleşme rolü oynuyormuş gibi yapar; bir yandan da çağdaş sanata burun kıvıran veya onu anlamadığını söyleyen insanları tutuculukla suçlayarak homojen bir sanat anlayışı ve hegemonyası yaratır.

Her şeyden önce bu tür etkinlikler, kitle iletişim araçları sayesinde yaratılan bir gösteri toplumu için mi; yoksa kapitalist ekonomik düzenin kitlelerin bilincini yönlendiren güçlü mekanizmalar yaratmasından mütevellit pasif bir tüketiciye dönüşen sanatsever bireyler için mi? Bunlardan ötürü işlevsel bir sanatın varlığından söz etmek mümkün değil. Jean Baudrillard'ın da değindiği gibi; çağdaş yaşamda sanatın bir tüketim nesnesine dönüşümüne tanıklık etmek, eskiye duyulan özlemi daha da güçlendiriyor. 


Öncelikle çağdaş sanat deyince ne anlamalıyız? Anlayamadığımız ürünlerin anlamını ürünü ortaya koyanın söylediği sanattır çağdaş sanat. Anlamı ürün değil söyleyen belirler. Baudrillard bir kitabında, ağdaş sanat, estetik yargıları temellendirmenin imkansızlığından yararlanır ve onu anlamayanların ya da orada anlaşılacak bir şey olmadığını idrak edemeyenlerin suçluluk duyguları üzerinden spekülasyon yapar." demiştir. Kısacası 'sanat başlığı altında sunulan bir şeyi, nesneyi, objeyi kolayca-hemen ilk bakışta anlayıp kavrayabiliyorsanız bilin ki o iş bir çağdaş sanat eseri değildir.'

Peki çağdaş sanatı nasıl anlayacağız? Kullanma kılavuzuna bakalım: İlk iş bakmak. İkincisi okumak. Çağdaş sanat yapıtının algılanması ile ilgili en önemli sınav, yapıtı ayrıştırmak. Yani herhangi bir nesnenin veya yapıtın başka bir şey değil de bir sanat yapıtı olduğunu fark etmek. Arkeolojide yüzey araştırması yapmak gibi... Kare (Square) isimli filmde dalga geçildiği gibi, müzenin zemininde gördüğünüz çöp aslında bir heykel midir? Yahut tam tersi, size heykel diye gösterilen şey bir çöp müdür? 

Sanatçı ne demek istemiş, benimle paylaşmak istediği bir korkusu, hayal kırıklığı, buruk hatırası mı var acaba? Çocukken yaramaz mıymış? Denize girmeyi seviyor muymuş? En önemli nokta çözümleme sırasındaki kafa karışıklığı ile mücadele etmeyi bilmek, bunu kaldırabilmek. Yani, bundan utanıp sıkılmamak, belki de gizli gizli hoşlanmak, keyif almak... 

Her şey hazır geliyor önümüze restorandaki menü, okuldaki ezber, iş yerindeki görev tanımları, filmlerdeki özetler, müzedeki küratör seçkileri gibi. Beyin sadece olağan dışı bir durum ile karşılaşıldığında karar verme sürecinde çalışıyor. Onun dışında otomatik pilotla yaşıyoruz bütün hayatı. Sanat ise beynimiz için bir spor salonu işlevi görür. Nasıl kaslarımızın sönmemesi için spor yapma ihtiyacı hissediyorsak (ya da hissetmeliyiz), yaşlandıkça beyninizin küçülmesini istemiyorsak da onu iyi sanata maruz bırakmanız gerekiyor...


Bu yıl gerçekleşen 4. İstanbul Tasarım Bienali'nde de ağır olarak çağdaş sanat havası hakimdi. Fakat bu sefer farklı bir yöne evrildiğini düşündüğümü söylemiştim. Her sergide mutlaka çağdaş sanat eserlerine rastlıyoruz hepimiz. Bienal, dünya kenti olma hevesindeki bir kentin sahip olması gereken marifetlerden biri oldu. Hükümetin AB üyeliğinin getirdiği seküler ve neoliberal standartlara uyum sağladığını Avrupa'ya gösterme çabası haline geldi. Sanat, küresel piyasada yer kapabilmek için kapışan bir kentin bunu ispatlama işlevini görür, aynı zamanda sanat küreselleşmenin propagandasını yaptığı için de önemlidir. Burada insanı dehşete düşüren şey sanatın artık neoliberalizmin propagandasında değil, bizzat neoliberalizmde bir rol oynuyor oluşudur. Buram buram bu havayı kokladığınız bir sergiden ne denli zevk alabileceğinizi siz düşünün...




Yorumlar

Popüler Yayınlar