Her yanı savaş olan bir ülkede 'pek romantik hayatlar' yaşıyoruz*

Misafir (The Guest), Andaç Haznedaroğlu'nun Suriye sınırında bizzat yaşadığı deneyimlerden, Suriyeli kadınlarla ve çocuklarla kurduğu bağlardan ve bütünüyle gerçek hikâyelerden beslenmiş bir film. Haznedaroğlu'nun üç yıl boyunca sınır kamplarında göçmenlerle zaman geçirerek hazırladığı sinema filmi 14 Eylül 2018 tarihinde vizyona girdi.


Misafir, Suriye’nin Halep şehrinde normal bir hayat sürerken, birden bire başlayan bombardımanlar nedeniyle Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Lina, bebek kardeşi Zehra ve komşuları Meryem’in hikâyesi üzerine kurgulanmış. Bin bir zorluk içerisinde geçilen sınır, İstanbul’a uzanan yolculuk ve İstanbul’un karmaşasında kurulmaya çalışılan kırık hayatlar... Filmin ismi seçilirken, yönetmen Haznedaroğlu oldukça dikkat çekici bir tercihte bulunmuş. Misafir kelimesi bizde “konuk” anlamına gelirken, Arapçadaki manası ise “yolcu”.


Film, daha isminden başlayarak her adımda, inanılmaz bir doğallık sunuyor bizlere. Bunu yaparken de asla bize mesaj verme kaygısı gütmüyor. Alıyor, yaşanmış hadiselerin içine sürüklüyor, elinizde olmadan kapılıp gidiyorsunuz. Misafir’in en büyük başarısı bu bana kalırsa: Yapaylıktan uzak, duru bir gerçeklik. Ajitasyon olmadan da dram anlatılabileceğinin en güzel örneği.


Filmde Suriyeli genç bir kadını canlandıran Ürdünlü Saba Mubarak, Antalya'da filme gelen tepkilerden çok etkilendiğini söylemiş. Oyunculuğu bırakmayı düşündüğü dönemde bu film için teklif geldiğini belirten Mubarak, senaryoyu okuduktan sonra hemen kabul edivermiş. Mubarak'ın"Filmden önce mülteciler konusunda dünyaya inancımı kaybetmiştim. Ama filmin senaryosunu okumaya başladıktan sonra içimde bir şey aydınlandı. Yönetmene mesaj attım. Menajerim karşı çıktı ama onu da atlattık. Film esnasında İstanbul'da Suriyeli bir çocuğa gelecekte ne yapmak istediğini sordum. Suriye'ye dönmek istediğini ve bombardımanda ölen annesinin saçlarını bulup uygun şekilde gömmek istediğini söyledi. Bu beni çok etkiledi" şeklinde bir konuşması olmuş.


Misafir, tutkusunun peşinden giden bir kadının eseri. Suriye meselesini “Hepimizin televizyonlardan görüp kanıksadığı, göz çevirdiği bir konu” olarak tanımlayan Haznedaroğlu, filmi çekmeye nasıl karar verdiğini şu sözlerle anlatıyor:

"Yaklaşık dört sene önce İstanbul’da arabada giderken önümüze bir kadının kucağında ağlayan bir çocukla atlaması ile başladı her şey... Kadın bir şeyler anlatmaya çalışıyordu; çocuğun gözyaşlarını hala unutamıyorum. Yanında küçük bir kız çocuğu daha vardı. Çocukla ilgili bir sorun olduğunu anlayınca arabaya aldık, hastaneye götürdük. Hastanelerde çevirmen yok tabii, biz yardımcı olmak istedik ama Suriyeli olduklarından ve kimlikleri olmadığı için hastanede herhangi bir işlem yaptıramıyorlardı. O gece 4-5 hastane dolaştık. Sonradan anlaşıldı ki çocuk ikinci kattan düşmüş, kolu kırık! Biz buralıyız, parası neyse verelim diyoruz, bizim çocuğumuz gibi gösterin gerekirse diyoruz, yok… Arkadaşımla gözlerimize inanamadık. Şu anda bir savaş olsa, dilini bilmediğimiz bir ülkeye gitmek zorunda olsak ne yapardık! 

O gece biz aslında Suriyelilerin ülkemizde ne kadar zorlandığını birebir görmüş olduk. Ertesi sabah tatil için Bodrum’a gidecektim, vazgeçtim. Dedim ki benim Antep’e gidip bu insanların sınırdan nasıl geçtiğini görmem lazım. Bir kadın ve bir çocuk sınırdan nasıl geçiyor da buralara geliyor, bunu göreceğim dedim. Birkaç gün sonra da Suruç’a gittim. İnanılmazdı. Herkes sokaklarda yatıyor, bazı yardım kuruluşları gelmiş ama hiçbir şey yetmiyor, çünkü her gün sınırdan binlerce insan geçiyor. O sıcakta, 50 derece toprakta yalın ayakla sınırın karşısından yaralı annesini, eşini taşıyanları gördük.

Oraya gittiğimin ikinci günü, 200-300 metre uzağımda Kobane patlaması yaşandı. Yaklaşık 3-4 gün kadar o sınırda kaldım ve çok fazla hikâyeye şahit oldum. Bir yandan sınırı geçip gelenleri çekiyorduk, bir yandan da elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorduk. Tüm bunları gözümle gördükten sonra ‘insanlar ne kadar da az şükrediyor’ diye düşündüm."

"O kadar yakından bu hikâyelere şahit olduğumda hayatım değişti."




“Acıya rağmen insanların ne yaptığını anlatmak zorundasın.”


Film bitip de Kadıköy'ün kalabalığına adımımı attığımda hâlâ gördüklerimin etkisindeydim. “Suriyeliler hakkındaymış. İzleyenler çok beğendi. Bir bakalım” diyerek girdiğim sinemadan, hem gözyaşlarıyla hem de sarsılmış biçimde ayrılmıştım.

“Yarın savaş çıkarsa” düşüncesini kimse yöneltmiyor kendine. Her yanı savaş olan bir ülkede 'pek romantik hayatlar' yaşıyoruz. Suriye’de günde yüzlerce bombanın altında çıldıran, akli dengesini yitiren insanlar var. Empati yapmaktan kaçıyoruz çoğu zaman; Türkiye’de ve dünyada mültecileri, savaşın gerçeklerini unutup gündelik hayatlarımızda boğulup duruyoruz. Halkın tepkisini çoğumuz az çok anlıyoruz. Yedi yıldır göç var; bir yılın sonunda misafirlik biter artık. Gerçekten onların da buraya uyum sağlamaları lazım. Savaş devam ettikçe bu durum insanlık adına çok büyük bir sorun. Sadece Türkiye'nin değil tüm dünyanın sorunu.


Mutlu olmak için çok şeye ihtiyacımız var bizim, çıtamız çok yükselmiş. Orada yaşananlar ise tam tersi. Bir kısmı gerçekten çok zor durumda hâlâ; ancak o insanlar artık her şeyi sıfırladıkları için, nefes aldıklarında mutlu olabiliyorlar. Evet, hiçbir şeysiz mutlu olabiliyorlar; bir lokma ekmek yeterli...

“Mutluyum, çünkü nefes alıyorum; mutluyum, çünkü çocuklarım sağ.”


Yorumlar

Popüler Yayınlar