İlk gün saçını jöleleyen bir adamla, saçı tarakla açılamayan kızların hikayesi*

"...köye bir öğretmen gelir, sene sonu gider. aynı köy, aynı nehir, aynı taşlar.
fakat aynı kalmayan bir şeyler var.
yeni bir dil, yeni bir hayat..
atlayın suya çocuklar."


İki Dil Bir Bavul, genç yönetmenler Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın bol ödüllü ilk uzun metrajlı film çalışması. Yarı belgesel yarı kurgusal nitelikte çekilmiş film, İran filmi tadında bir doğallığa sahip. Yer yer ironik ve en çok da herkesin kendi payına ders çıkarması gereken bir yapım. 

Öncelikle başı, ortası ve sonu olan bir sinema filmi gibi izlenmemeli. Çünkü bir sinema filmi değil İki Dil Bir Bavul. Esaslı bir belge niteliğine sahip, çok gerçek bir belgesel. Böyle denildiğinde sıkıcı bir şey gelmesin aklınıza, gayet iyi akan, sanki bir köye gitmişsiniz ve insanları uzaktan izliyormuşsunuz hissi yaratan bir belgeselden bahsediyorum. Bu ülkenin büyük bir sorununu, tam da sorunun göbeğinden; bağırmadan, çağırmadan, slogan atmadan gayet naif ve hatta sık sık gülümseterek anlatıyor. 

Herkesin bir derdi var yapımda; yönetmenin, köylülerin, Zülküf'ün, Emre öğretmenin... Hepsi anlatıyor derdini; ne kadar ön yargılı olursan ol, anlamamaya imkan bırakmayacak bir edeple anlatıyor. 


Özgür Doğan'ın Altın Portakal Ödül Gecesindeki konuşmasından:
"Biz bu filmi öğretmenler ve öğrenciler için yaptık. Anadilde eğitimin en temel insan hakkı olduğunu düşünüyoruz. Bu ödülü 14 yaşında ikinci bir dili öğrenemeden bir hava topu saldırısıyla yaşamını yitiren Ceylan Önkol'un anısına alıyoruz..."

Bir ülke düşünün ki; bir yanda bütün servetini çocuklarının eğitimine harcayan, en iyi kolejlere, en iyi dershanelere gönderen insanlar, daha ilköğretim bitmeden "Çocuğum ikinci yabancı dili nasıl öğrenir acaba" diye kaygılanan bu insanlar, teknolojik imkanlar, bilgisayar, internet vs. Diğer yanda ise derme çatma bir okulda, sobayla ısınmaya çalışarak bir şeyler öğrenmeye çalışan yavrucaklar. Bu basit bir ajitasyon gibi geliyorsa işte bu belgesel izlenmeli. Çocuklar karşılarında öğretmen dedikleri, ne dediğini anlamadıkları ama çok saygı duydukları insana bakıyorlar. İşte o bakışlar samimi, derinlere yazılacak bakışlar. Ebeveynler öğretmene diyor ki "Sen hocasın bilirsin, ayıp ettiysek affola, ama bizim elimizden gelen bu"... Evet onların ellerinden gelen de o. Anne-baba birinci sınıfta okuyan kızlarını okula gönderirlerse evde minik bebeğe bakacak kimseleri kalmayacak, kızlarını okula gönderip minik bebeğe bakmak için evde kalırlarsa tarlaya hasata gidemeyecekler. El kadar çocuğu tarlaya götürsen olmaz, oysa bakıcı tutsalar ne kolay değil mi?(!) Kreşe verseler çocuklarını ya da(!). Her ne süreçte olursa olsunlar çocuklar hala öğretmenin gözünün içine bakıp "Acaba bu adam bize ne diyor?" diyorlar. Bu insanlar Türkiye'de yaşıyorlar ve anadilleri Kürtçe. Türkçeyi öğrenmeye çalışıyorlar ve öğrenmeye çalıştıkları dili bilinçli bir şekilde kullanamadan "Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye bağırıyorlar, varlıklarını Türk varlığına armağan ediyorlar... 

Zülküflerin hikayesini anlatıyor film. Kendi ülkesinde kendi öğretmenine/öğrencisine yabancı olmanın verdiği sağlam bir sinir hakim sessizliğe. Emre öğretmen bazen ne yapacağını bilemiyor, öğrenciler zaten konuşurken bile çekingen... Çocukların canla başla ödev yapmaya çalışırken bir yandan da yeni bir dil öğrenmeye çalışması ve ikisini de tam anlamıyla başaramaması, öğretmen bir şeyler anlatmaya çalışırken kendisine çevrilen boş gözler, bir tuvalete gitmek için bile beş dakikalık dil işkencesi çekişleri... Her iki tarafın da neler çektiğini o kadar iyi görüyoruz ki, sitem hakkında birçok soru sormaya başlıyoruz tam bu noktada. Nasıl olmalı, ne değişmeli?

İki Dil Bir Bavul, şu haliyle devam ettirilmeye çalışan sistemin, sadece o okullarda okulun ilk beş senesinde Türkçe öğrenebilmesinin bile başarı sayılabileceği Kürt çocuklarını değil, bütün bu olanlardan bihaber yetiştirilip büyük ihtimalle ilk öğretmenlik deneyimini bu kadar zor şartlarda yaşayan genç öğretmenler için de nasıl acı verici olduğunu net bir şekilde ortaya koyabilmiş durumda.

“Dediğimden hiçbir anlamıyorsunuz değil mi? Anlamıyor musunuz hiçbir şey? Öyle gülüyorsunuz. Ben de sizi anlamıyorum zaten…” 


Yönetmenler çekimde neredeyse kameralarını yok etmişler, hiç belli etmiyorlar varlıklarını. Ortaya tarafsız ve sade bir belgesel çıkmasını sağlayan en önemli etken de bu sanırım. Biz olup biten her şeyi pencereden, kapıdan, oradan buradan izliyor gibiyiz.

Sadece dil sorunu değil, yaşanılan coğrafyanın zorlu kış koşulları, sık sık elektrik ve suyun kesilmesi, yoksulluk, yalnızlık, aileden uzak kalma gibi problemleri yaşayan Emre öğretmen, Türkiye’nin pek çok yerindeki köy öğretmenlerinin de hayatlarını gözler önüne sermiş oluyor. Filmde öne çıkan oyunculardan Zülküf’ün babasıyla Emre öğretmenin arasında geçen konuşmalar da aramızdaki iletişimsizliğin boyutlarını çok açık biçimde gözler önüne seriyor. İronik biçimde Zülküf’ün babası, geçmişte iş bulmak için doldurduğu iş formuna yabancı dil olarak “Türkçe” yazmış. Şimdilerde ise doğuda açılan yeni iş alanlarına yabancı dil olarak “Kürtçe” bilme şartı aranıyor...


Bir yılın sonunda Emre memleketi Denizli’ye dönerken çocuklar bütün tatillerini geçirecekleri su birikintisinde oynuyorlar, kamera da öğretmenin arkasından bakarken çocuklarla köyde kalmayı seçiyor. O kadar çok şeyi bir arada hissettiriyor ki bu belgesel; ajitasyona hiç bulaşmadan bir çocuğun kalemtıraşı olduğunda nasıl sevindiğini de görüyoruz, bir babanın öğretmene “Bizim elimizden gelen bu” derken ki bakışlarını da.... Sözünü bu kadar dürüstlükle ifade eden bir belgeselimiz olduğu için şahsım adına çok mutlu oldum ben. Zülküf’ü tanıdığıma da... 

Yorumlar

Popüler Yayınlar