-hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.
Kaçınız duydu, kaçınız seviyor bilinmez ama Türk edebiyatında Orhan Pamuk'un yeri ayrıdır benim için. Birbirinden güzel pek çok eser veren Pamuk'un beni en derinden etkileyen, tekrar tekrar kendini okutturan kitabından bahsedeceğim bugün; Masumiyet Müzesi'nden...
"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?"
"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." dizesiyle başlıyor kitap. Daha ilk cümlesiyle insanı esir alıyor, düşündürüyor, hayal kurduruyor, geçmişe açılan kapıları uzun uzadıya aralıyor. Masumiyet Müzesi dışarıdan bakıldığında sadece bir aşk romanı olarak görülebilir fakat inanın ki daha fazlasını içeriyor. Bir aşkın koca bir hayata mâl oluşunu okuduğumuz herhangi bir romandan daha fazlası; aynı zamanda bir dönem analizi -1970'ler Türkiye'si-, o zamanların Türkiye’sindeki evlilik, arkadaşlık, tutku, aile, mutluluk, cinsellik ve kadın-erkek olgularına dair çarpıcı sosyolojik saptamalar bütünü bir bakıma.
Gündelik ayrıntılardan bir şaheser yaratmış Orhan Pamuk. Çok tanıdık fakat bir o kadar da sarsıcı. Kitap, zengin bir aileden gelen Kemal ile aynı zamanda Kemal’in çok uzaktan yoksul bir akrabası olan Füsun’un aşkını anlatıyor. Temelinde biraz Yeşilçam vâri bir kurguya sahip olsa da, gerek tutku, gerek zaman ve bekleme kavramlarını ele alış biçimi itibari ile kendini okuyucu gözünde farklılaştırmayı başarıyor.
Zengin bir aileden gelen kahramanımız Kemal, aslında iyi eğitimli ve yine hali vakti yerinde bir aileden gelen Sibel ile nişanlı. Kader mi dersiniz, o size kalmış ancak Kemal Sibel’e hediye almak için bir butiğe girdiğinde, yıllardır görmediği Füsun’a rastlıyor ve burada asıl hikaye başlıyor. Çok mutlu bir iki ay geçiren kahramanlarımız, Kemal’in nişanı ile birlikte gerçek dünyanın acı gerçekleri ile yüzleşiyor ve kopuyorlar. Kemal, bu durum karşısında gün geçtikçe eriyor, o meşhur 8 yıllık süreç böylece başlıyor. Kemal’in Füsun’ların sofrasına neredeyse her akşam konuk olduğu ve Füsun’un kocasının, annesinin, babasının göz yumduğu o koca 8 yıl...
"Ona aşık olabilir miydim? Derin bir mutluluk hissediyor ve endişeleniyordum. Bu mutluluğu ciddiye almanın tehlikeleriyle hafife almanın bayağılığı arasında ruhumun sıkışabileceğini, kafamın karışıklığından çıkarabiliyordum."
Eşyalara, geçmişe, anılara değer veren bir insansanız kitap eminim ki sizi de içine çekecek. Çünkü Kemal, Füsun'u görüşünden itibaren, Füsun'a dair ne varsa biriktiriyor, anılarını bir koleksiyona dönüştürüyor. Füsun'dan geriye kalan her parçayı saklıyor. İşte tam bu noktada da, kitap bizi bu objelerden oluşan bir müze hayaline yönlendiriyor. Masumiyet Müzesi konsepti ile ilgili en çok sevdiğim şey zaten kitabın ve müzenin Orhan Pamuk tarafından en başından beri birlikte kurgulanmış olması. Orhan Pamuk’un 15 yıllık titiz çalışmasının ve her şeyden öte üstün hayal gücünün ürünü, hatta sergilenen vitrinlerin konseptini bile kendi elleri ile çizdiği bu müze; Kemal’in Füsun’a olan aşkını kitabın 83 bölümünün her birine adanmış, insanı son derece yakalayan eşya bütünlerinin sergilendiği ruhani bir yer.
Her şey ince ayrıntısına kadar düşünülmüş; müzenin logosu bu aşkın başladığına kanıt olan ve kitapta da sıklıkla bahsedilen Füsun’un küpesi... Roman 83 bölümden oluşuyor ve haliyle müzede de 83 vitrin sergileniyor. Her bir vitrin kitaptaki sıraya ve bölüm isimlerine, o bölümlerde bahsedilen eşyalara göre döşenmiş. evin çatı katında ise Kemal'in ölene kadar orada yaşadığı düşünülen odası mevcut. Bu katta Pamuk’un kendi el yazısıyla yazdığı roman taslakları da yer alıyor. Yazarın içerisine sinmeyen yahut değiştirmek istediği yerleri karalayıp, değiştirmek yerine yeni baştan yazdığı görülüyor.
Müzenin bana kalırsa en etkileyici kısmı; Kemal’in topladığı ve her biri ile ilgili anıları, önemli monologları ve diyalogları not aldığı 4213 tane sigara izmaritinin sergilendiği duvar var. Kemal, geriye kalan her bir izmaritin tarihini ve önemini not almış. O kadar çarpıcı, en sade anlatımı ile o kadar duygusal ki; saatlerce içim sızlayarak seyre dalabilirmişim gibi hissediyorum bu duvarı. Aynı zamanda bu hareketi sergileme anlayışı olarak da oldukça yenilikçi ve cesur buluyorum.
"...ama Füsun'u düşünmek, gelecekle, eskiden olduğu içimdeki istekle ilgili bir şey değildi; Füsun yavaş yavaş artık geçmişle ve hatıralarla ilgili bir hayal oluyordu. Bu çok üzücüydü ve artık onun için acı çekmek, onu istemek anlamına değil, kendine acımak anlamına geliyordu."
Masumiyet Müzesi, benim için bir tutku, bekleyiş ve zamanla dans etme hikayesi. Takıntılı bir aşk, bir anı biriktirme, zamanı ve anları eşyalar ile dondurma çabası. Bir yandan da unutmayarak iyileşme çabası aslında. Bu yüzden kendimi bazen roman kahramanları için ağlarken, bazen de onlara çok derinden bir kızgınlık beslerken buluyorum.
Kitabı okumadan müzeyi gezerseniz, bir şeylerin eksik kalacağına inanıyorum. Dolayısıyla kitabı okumadıysanız okumanızı ve müzeyi de mutlaka gezmenizi öneriyorum.
Umarım hepimiz, kahramanımız Kemal gibi sonunda “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” diyebileceğimiz bir hayat yaşarız. Fakat Kemal gibi bir ispat çabasından mütevellit değil, hakikatten...


Yorumlar
Yorum Gönder