Nefret ettiğine dönüşür insan*

Cannes'da dakikalarca alkışlanan: Ahlat Ağacı


Nuri Bilge Ceylan: “Sevelim veya sevmeyelim, bazı özelliklerimizi babalarımızdan alırız. Zayıflıklarımızı, alışkanlıklarımızı ve daha birçok şeyi. Filmde, babanın ve oğlunun aynı kaderi paylaşmasıyla oluşan kısır döngüyü acı veren deneyimlerden oluşan bir seriyle anlatacağız.”


Yalnız, kara kuru, uyumsuz ve inatçı; ahlat ağacı. Anadolu’da yaygın olarak yetiştirilir ve meyvesi yabani bir armuttur. Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı da bir nevi öyle; kendisine has anlatım tarzı, Anadolu gerçekliği ile karakterler öyle bir tat bırakıyor izleyici üzerinde. Bu gerçeklik içerisinde pek çok detaya değiniliyor aynı zamanda. Ceylan sanki bir romanı beyazperdeye taşımış gibi konuyu ince ince işleyerek mükemmel bir senaryo ile bizlerin karşısına sunuyor.

Sanatçının filmografisine baktığımızda hem edebi açıdan hem de sinematografik açıdan kendi çıtasını sürekli yükselttiğini görebiliyoruz. Özellikle Kış Uykusu görsel açıdan o kadar tatmin ediciydi ki gerçekten herhangi bir sahneyi dondurup öylece bırakabilirdiniz. Ceylan‘ın kamerası uzunca kaydettiği manzaralardan, geniş açılarda ağır ağır yürüyen, az konuşan karakterlerden, artık bir şeyler söyleyen, sıkıntılarını dile getiren-tartışan insanlara yönelmiş. Ahlat Ağacı’nda Ceylan‘ın kendine özgü kusursuz fotoğraf kadrajları ve durgun planları, yerini takip kameralarının devreye girdiği, uzun tiradlarda zaman zaman karakterin bakışından izlediğimiz sahnelere evrilmiş.

Akın Aksu’nun kendi hayatına dayanan Ahlat’ın Yalnızlığı adlı öyküsünden yola çıkılan filmde, edebiyatla haşır neşir olan ve yazdığı kitabı bir miktar para biriktirerek bastırmanın peşindeki Sinan karakterini izliyoruz. Karakterin temel motivasyonu ise kitabı bastırmaktan ziyade bunu başararak babası olmadığını kanıtlamak. Bergman’ın Güz Sonatı filminde geçen “Kızının felaketi, annenin zaferi midir? Benim kederim senin saklı zevkin mi?” repliğini üç kuşak üzerinden yeniden deneyimliyoruz adeta. Murat Cemcir ’in canlandırdığı baba karakterinin, kendi babasının arazisinde bir kuyu kazdığına şahit oluyoruz. Bu kuyudan su çıkması babanın kendisini kanıtlaması için bir elzem, tıpkı Sinan’ın kitabı gibi. Ne olduğumuz ve ne olacağımız üzerinden bitmek bilmeyen bir kanıtlama hâlinin izlerini sürüyoruz izleyiciyi bir dakika bile sıkmayan üç saatlik sürede. Filmin tüm bu bireyselliğinin yanında -bireysel olanın önünde sonunda politik olması üzerinden- toplumsal yüzleşmelere de açımlandığı sahnelerde dinle, sistemle, entelektüel olanla çatışmanın da farklı nüansları perdeye yansıyor.


Film, Sinan'ın sahilde bir çay bahçesinin kapalı alanında çay içip simit yediği sahneyle açılıyor. Açılış için muazzam bir kompozisyon ve çok iyi bir plan. Cama denizin dalgaları yansıyor ve plan bir bakıma, okul bittikten sonra Sinan'ın içine gireceği dalgalı ruh halini yansıtıyor. Sinan otogarda inip yol alırken kuyumcuya rastlıyor, ayak üstü sohbet ediyorlar. Burada iki imgeyi anlıyoruz, birincisi borcunu ödemeyen bir baba var. İkincisi bu babanın vazgeçemeyeceği bir köpeği var. Bu detay önemle vurgulanmış ki, filmin sonunda da tekrar buraya dönülüyor...

Nuri Bilge Ceylan, sanki taşra sıkıntısını yansıtmak ve izleyenlerin o hissi yaşaması için film yapıyor. Ruhunuza çöküyor o sıkıntı! Ahlat Ağacı da tabii ki kasabada geçiyor. Çanakkale’nin Çan ilçesi, hatta köyü. Yani kasabanın ruhsuz geceleri, kahveye gitmekten başka yapacak hiç bir şeyi olmayan gençleri, işsizlik, parasızlık, boşluk!

Sinan’ın -babası gibi- sınıf öğretmenliği diplomasını alıp geldiği evinde kimseyle kucaklaşmaması ruhumu üşütüyor. Mezuniyetine gidilmemiş, kapıda karşılanmamış, bir sarılınmamış. O da ayrı soğuk, beklentisi sıfır. Bir yandan da yoksulluk. Yokluk. Evi parasız pulsuz bıraktığı için babaya öfkeli annesinin sirke satan suratıyla “Senin niye kız arkadaşın yok?” sorusuna verdiği yanıt: “Köylüyüm, parasızım, işsizim!”


Sinan 'ın kendisi için kurduğu hayaller, bu küçük ilçeye geldiğinde tuzla buz oluyor. Odak nokta olan ailesi ortalama bir Türk ailesini kararlılıkla yansıtıyor ve bir sürünceme halinden ötesi değil hayat onların gözünde. TV sahnelerinden birinde Yılmaz Güney'in Umutsuzlar filmi oynuyor. Bu filmin sonunda Güney'in oynadığı Fırat karakteri ölüyor. Bir umut ya da bir çıkış yok. Bunun gibi, Sinan'ın ve ailesinin hayatında da bir çıkış yok. 

Sinan ise edebiyat tutkunu bir genç, odası kitaplarla dolu, ortalama bir Türk insanı için, hele ki küçük, burjuva olmayan ve büyük şehirde yaşamayan biri için epey fazla kitaba sahip. Küçük bir ilçe ya da kırsal için, Sinan'ın karakteri birbirine oturmayan tencere ile kapak gibi. Elbette bunalıyor Çan'da, bunu da telefonda çevik kuvvet arkadaşıyla konuşurken söylüyor. Burada ise ilginç bir detay söz konusu. Ataması yapılmadığı için öğretmen olamayan arkadaşı, keyfine sosyalist dövdüğünü anlatıyor Sinan'a. Sonrasında da ironik bir şekilde gülerek şunu söylüyor; "Bu hayat hiç adaletli değil kanki". Çocuk eğitecek bir insan, içerisine girdiği ortam sonucu protestocu döven bir bireye dönüşebiliyor. Buradan anlamamız gereken şey şu olabilir belki; Marx'ın da dediği üzere, insan doğası denen bir şey yoktur, insan toplumsal ilişkilerin bir sonucudur.


Sinan'ın çevresi ile olan diyalogları da filmin bir diğer önemli unsuru. Özellikle Serkan Keskin’in hayat verdiği taşralı yazar Süleyman ile yaptığı edebiyat ve taşra muhabbeti filmin en dikkat çekici bölümlerden birisini oluşturuyor. Popülizm eleştirisini ustaca diyaloglarla çok güzel bir şekilde işliyor Nuri Bilge. Bir diğer sohbet ise iki köy imamı olan Nazmi ve Veysel’le Sinan’ın yaptığı sohbet. Bir elma ağacında başlayıp köy kahvesine kadar uzanan ve son dönem Türk sinema tarihinde görülmesi güç bir dini eleştiri yapılıyor. Veysel, imamların geri kalmış, sorgulamayan, öğrenmeyen ve işine gelmeyen konularda konuşmak yerine kapatan, sürekli çıkarlarını gözeten yüzünü temsil ediyor. Nazmi’nin ise İslam’a karşı reformist yaklaşımı bilenen, dogmalarından sıyrılıp farklı kaynakları referans alarak felsefi yönünü geliştirmesi de imamların aydınlık yüzünün başarılı bir temsili olarak beyazperde de hayat buluyor. Tabii bu sohbet esnasında Sinan’ın sorgulayan ve İmam Veysel’in yaptığı şeyleri yüzüne vurmaya çalışan konuşmasının mükemmelliği sahneyi daha değerli kılıyor.

İnsan filmi izlerken cast seçiminin ne kadar başarılı yapıldığını da bir kez daha anlıyor. Cemcir de, Demirkol da, köylüyü oynama kapasitesi çok yüksek olan insanlar. Sadece oyunculuk bazında değil, fizik olarak da. O kavrukluk, biçimsizlik ahlat ağacının yapısı da hesaba katıldığında tam oturuyor. Fakat Cemcir özelinde bakarsak, ezik büzük öğretmen tiplemesi daha iyi oynanamazdı. 


Murat Cemcir’in hayat verdiği İdris karakteri ile Sinan arasındaki durumda filmin bir diğer temel taşı. İdris, bir öğretmen olmasına karşın toplumun ondan beklemediği şeyleri yapması, at yarışı tutkusu ve tutku yolunda kaybettiği para ile sürekli ön planda tutuluyor. Ailesi, özellikle Sinan yaşadıkları her durum için İdris’i suçluyor. Öyle ki film boyunca her fırsatta Sinan babasına olan nefretini kusmaktan geri kalmıyor. Ancak filmin akışı içerisinde İdris de farklılaşıyor. Başlangıçta gösterilen ezik, herkes tarafından küçümsenen ve etrafını umursamayan vurdumduymaz karakter filmin sonuna doğru devleşiyor. Özellikle Sinan ile olan baba-oğul ilişkisi farklı bir boyuta ulaşıyor. Babasından çok farklı olduğunu düşünen Sinan’ın nasıl aslında ona benzediğini fark edişi ve ona dönüşümü etkileyici metaforlar ile anlatılıyor. Özellikle Sinan’ın bastırmak için her şeyi yaptığı kitabını, hayatında en çok değer verdiği annesinin okumadığını ama kitaba karşı babasının bağını görmesi onun değişimini en çok tetikleyen etmenlerden birisi oluyor. 

Sinan'ın kafasında hiçleştirdiği babasının aslında Sinan'ın insanlara tepeden bakmasına sebep olan doluluğunun ve aykırılığının en büyük mimarı olduğunu anlaması, "ulan ben Sinan isem bu İdris sayesinde imiş" aydınlanması, dededen toruna hep farklı olmalarını fark edişi, bu varoluş gerçeğinden soyutlanamayacağını kabullenmesi, ayrıca kitabını okuyan tek kişinin babası olmasına duyduğu minnet, sadece okumak da değil bizzat kendi yazmışçasına anlaması, irdelenmesine olan şaşkınlığı... Tüm bunlar Sinan'a temelinde ağır geliyor. 


Ve o intihar sahnesi... Bence alternatif sondu. Yönetmen konuyu seyirciye bırakmadı tabii, film net bitti, Sinan ölmedi. Fakat o intihar Sinan'ın aklından geçen iki uç sondan biriydi, kendini oraya asabilirdi. Ve biz bunu ilk gördüğümüzde yargılamadık. Haklı sebepler bularak Sinan'ı buna iten şeyler geldi gözümüzün önüne, hayata bu denli yükle devam edemeyecek oluşunu, pes edişini kabullendik. Ama Sinan diğer alternatifi seçti. Babasından nefret eden Sinan'ı astı aslında o kuyuda ve hiçbir zaman topluma ait olamayan "yalnız" babasını seçti. Kendisi o küçük kasabada yaşamanın acısını bu denli yaşarken babasının da bu acı ve çaresizlik nedeniyle kendini deliliğe vurduğunu anladı. Babasını ve onun acı yalnızlığını gördü, ona saygı duydu, merhamet etti, kendisine benzetti, kendisini ona benzetti. O kuyuya inip o çıkmaz denen suyu çıkarmak için kendi deliliğini ortaya koydu. Babasının oğlu oldu...


Ahlat Ağacı, bir şekilde köklerine küsmüş, şekilsiz, pek de sevgi dolu sayılmayan bir ağaç gibi, soruları ve arzuları olan hayata dışarıdan, insanlara öfkeyle bakan bir gencin hayatının bir kesiti. Nefret ettiği şeye dönüşen, kuyuların başında susuz kalan erkeklerin, nesillerin döngüsü. Ceylan‘ın metafor olarak Tarkovski, diyalog olarak da Bergman sinemasına göz kırpıp selam verdiği filmi akıcı bir "kalın" kitap.

Yorumlar

Popüler Yayınlar