-hiç bitmesin istediğim; en kısa gecenin rüyası.
''...doğrusunu söylemek gerekirse, bugünlerde akılla aşkın bir araya geldiği yok...''
Daha çok trajedileri ile tanıdığımız William Shakespeare’in orijinal ismi A Midsummer Night’s Dream olan, daha evvel Bir Yaz Gecesi Rüyası ismiyle dilimize çevrilen, Can Yücel tarafından ise Bahar Noktası ismiyle çevrilmekten öte neredeyse yeniden yazılan ve de çeşitli topluluklar tarafından defalarca oynanan romantik komedisi 1 Ekim 2015’ten bu yana Moda Sahnesi'nin yorumuyla tiyatro severler ile buluşuyor.
Oyuna çok yorgun da gitseniz aşırı neşeli çıkıyorsunuz. Bir an için sıkılıp uyuyacak gibi olmak mümkün değil... Gerek dekor, gerek sahne yapısı, gerek oyuncular, gerek de oyun hızı buna müsaade etmiyor. Oyun sizi içerisine çok çabuk alıyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. En son kendinizi oyuncuları alkışlarken buluyorsunuz. Oyun süresinin uzunluğunu oyun çıkışında saate baktığınızda anlıyorsunuz.
Antik Yunan’da bir düğün öncesinde geçen oyun, ilk başta bir aşk hikayesi olarak algılansa da aşık olanların yaşadıkları acıyı ve mizahi durumları ortaya koyuyor. Moda Sahnesi'nin, "Shakespeare'i kasarak değil, anlaşılır olarak sahneleme" düşüncesiyle sergilediği bir başka uyarlaması -bkz. Hamlet-. Günümüz sahneleme anlayışına ve tiyatro seyircisi profiline bakınca yerinde bir uyarlama olduğu söylenebilir. Shakespeare'in anlatmak istediğini, komedisini anlaşılır, Shakespeare'in alışılmış uzun tiradlarından uzak, kabul edilebilir işlemişler... Uyarlamalara karşı mesafeli olanları da küplere bindirebilir bir ince çizgide duruyor, benden söylemesi.
Yetenekleri ile ün salmış dolu dolu bir oyuncu kadrosu var. Dolayısıyla oyuna iyi midir, değil midir diye düşünmeden gözünüz kapalı bilet alıyorsunuz. Salonun yarısını zaten Mert Fırat severler, Mert Fırat'ı canlı kanlı görmek isteyenler oluşturuyor. Bu adamın şöyle bir laneti var bence, öyle iyi oynuyor, öyle yükseltti ki çıtayı gözümüzde, akla kazınmıyor performansı. Yani "Vay Mert Fırat ne iyiydi" demiyorum, diyemiyorum. Standardı bu çünkü. Bu durum bir yandan çok kötü, bir yandan da muhteşem; hiç şaşırtmayan bir iyi olma hali, bir marka. Çevremde çok fazla duyduğum şöyle bir cümle var: "Arkadaşlar Mert Fırat oynuyormuş, tabii ki de kaçırılmaz".
Kadro çok iyi ama benim için parlayan yıldızlar başta Onur Ünsal ve Timur Acar'dı. Rüştünü cidden ispat etmiş kişiler. Onur Ünsal, müthiş bir yetenek. Birkaç oyununa daha gitmiştim ve hep ilgimi çeken karakter o oldu. Diksiyonu abartısız ve doğal. Rolüne olan hakimiyeti gerçekten harika. Onur Ünsal'ı tam anlamıyla yorumlayabilmek için Moda Sahnesi'nin Hamlet'ine de gidin derim... Müthiş bir psikolojik yansıtma.
Tabii Volkan Yosunlu ve Melis Birkan'ı da es geçmemeli. Bira Fabrikası'ndan sonra bu oyunu da izleyince iyice emin oldum; Melis Birkan komediye çok yakışıyor. En Kısa Gecenin Rüyası'nda da çatlak Helena'ya kattığı yorumla seyirciyi az güldürmüyor. Onu alıp bağra basma hissi uyandırıyor.
Oyunda dekor yok denilecek kadar az. Dekorun az olması, oyunun performans odaklı bir hale gelmesini sağlıyor. Matematiksel bir oyunculuk dengesi görüyoruz. Bu denge, oyunun ritmini devamlı güçlü kılıyor.
Sahne, Moda Sahnesi’nin klasik yerleşiminden farklı olarak karşılıklı iki tribün şeklinde dizayn edilmiş bu oyunda. En önde oturanlar oyunculara özellikle uyku anlarında eşlik edebiliyorlar. Oyuna hangi noktadan bakarsanız bakın, kusursuz bir gösteriyle karşılaşıyorsunuz.
Hikâye ilerledikçe kendimizi Atina’da kâh bir düğün hazırlığında, kâh şehir dışındaki ormanda dört gencin zaten karmaşık olan ilişkilerini arapsaçı haline getirmekle meşgul olan perilerle, kâh düğün gecesi sahnelemek üzere bir oyun hazırlayam köylü esnafla bir arada buluyoruz. Birden fazla katmanı içeren bir oyun. Sonunda bu katmanların hepsi coşkulu bir şekilde bir araya geliyor ve bu coşkuyu hissettirenin de başarılı müzikler ve danslar olduğunu düşünüyorum.
Kemal Aydoğan'ın -yönetmen-, Can Yücel çevirisinde olduğu gibi oyunun son bölümünde zengin-fakir ayrımına dokunup, aristokrat kesme yamanmaya çalışan Atinalıları göstermesi, günümüz dünyasının siyasetine ayna tutuyor. Aşağılandıkça yukarıdakilere yalakalık yapmaya çalışan insan yığınları, mutlu sonla biten aşk hikayesinin önemli ayrıntısı oluyor.
Kadın ile erkek arasındaki ikilik de son sahnede bariz bir biçimde ortaya konuyor; kadınların kalpleriyle, duygularıyla, gönülleriyle, içtenlikleriyle hareket etmeleri (esnafın naif oyununa hoşgörüyle yaklaşmaları, oyun içindeki oyunda anlatılan hikayeyi anlıyor olmaları) ile erkeklerin “güya” akıllarıyla, düşünceleriyle, dışarıya doğru davranışları (esnaf oyununu küçümsemeleri, alaycılıkları, nesnel ölçütlerle oyun içindeki oyuna yüzeysel bakarak, gerisindeki ana fikri kaçırıyor olmaları) bu kadar incelikle yansıtılabilirdi diye düşünmeden edilemiyor.
Bir kelimeyi dahi havada bırakmayan, her duyguyu kıvamında ve doygunca veren bir oyundan oldukça tatmin bir biçimde ayrılabiliyorsunuz. Kısacası “Bu aralar güzel bir düş görsem hiç fena olmaz.” diyorsanız sanat kokan atmosferiyle sizi sarıp sarmalayan Moda Sahnesi’ne doğru yol alabilirsiniz.







Yorumlar
Yorum Gönder